3) Sözde baskalarina galip gelmek icin münakasa ve mücadele etmek..
4) Düsmanlik..
5) Halk ve cogunluk begensin diye konusmak..
6) Edebe uygun olmayan sözler sarfetmek..
7) Iki dilli ve iki yüzlü olmak..
8)Bir kimseyi yüzüne karsi medh etmek..
9) Günahi ve sucu olmayan bir müslümani alaya almak..
10) günaha götürecek latifeler yapmak..
11) Bir müslümanla alay etmek..
12) Bir müslümani bir toplumda maskara yapmak..
13) Müslümanin sirrini baskalarina duyurmak..
14) Verdigi sözü yerine getirmemek....
15) Iki müslüman arasinda diger bir müslüman olanin sözünü tasimak..
16) Yalan söylemek..
17) Yalan yere yemin etmek..
18) Küfre sebep olan sözler söylemek..
19) Konusulmamasi gerekeni konusmak."Su iki sey aklin noksanligindandir; Konusulacak yerde konusmamak,konusulmayacak yerde konusmak"
20) Insan ve hay vanlara lanet etmek.
21) Giybet etmek.. Dilini baskalarini kötülemek ve assagilamaktan korudugun gibi,baskasini medh etmekten de koru..
Dindarlik seref,ilim hazine,cok konusmamak nur,ayni zamanda zühtün ve veranin en yüksegidir..
Imam-i Taki(ks)
Bos söz konusan ve bos seylerle mesgul olan kimsenin tasavvuf yoluna girmesi layik degildir. Hele bu yola girmisse,bos seylerle mesgul olmasi,hic layik degildir.. Cok konusmak kalbi öldürür ve zikrin kalbe yerlesmesine mani olur..
Muhammed emin Erbili(ks)
Fazla sözde fitne vardir. Sükutta genislik ve rahatlik vardir.Kisi ihtiyacina göre konusmalidir..
Ahmed bin Muhammed(ks)
Size,sikintisi ve zorlugu olmayan,övülecek bir sey söyleyim mi? Güzel Ahlak,cirkin ve begenilmeyen seyleri terketmek.En kötü hastalik da;alcak ve düsük ahlak,cirkin sözleri sarfetmektir..
Ahmed bin Kays(ks)
Sükutun en kücük faydasi,sikinti ve belalardan kurtarmasidir.Iyilik olarak,insana bu yeter.Fazla ve lüzumsuz konusmanin en kücük zarari,söhrettir..Bela olarak,söhret insana yeterlidir..
Ebu Bekr bin Iyas(ks)
Cok uyumak,cok yemek,cok konusmak kalbi katilastirir..
Ebu Bekr Verrak(ks)
Susmayi ganimet saymayan kimse,ne kadar konusursa konussun bosunadir..
E.Muhammed Talha(ks)
Faydasiz söz söylemek ve herkesle hasir-nesir olmak,Allah'dan yüz cevirmenin alametidir..
Ebü'l Hasan Cüsuki(ks)
Söz agizdayken sahibi esiridir,agizdan ciktiktan sonra sahibi onun esiri olur..
Hz.Ali(ra)
Dört sey geri gelmez: Söylenen söz,atilan ok,gecen zaman ve kacirilan firsat..
Anne! Söyle bana, söyle Göbek bağım nerede? Her nereye sakladıysan Çıkar onu sakladığın yerden Onu bana geri ver anne Ne olur geri ver!
Belki diyorum belki Bulursan göbek bağımı Tutarım uçundan Göbek çukuruma bağlarım yeniden Eskisi kadar sağlam olmasa da Güç alırım bedeninden Ayrılığı yalnızlığa hapsedip Doğarım yeniden…
Bak kahrolası gri bulutlar Geldi yine… Sahi ben neden çok ağlıyorum anne Seni benden ayıran neşter Canımı çok mu yaktı Onun acısı mıdır dinmeyen Sinsice gizlenen bu bedende Ah annem ah!
Ayrılık zor, Yalnızlık zor, Sensizliği hiç sorma O hepsinden de zor… Dün çalıştığım otele Rasim amcanın kızı geldi Oturup dertleştik Senden bahsetti bana biraz Yastığımı, giysilerimi koklayıp Eskisi gibi kokmuyor Kokusunu çok özledim deyip
Ağlıyormuşsun anne Yapma anne ne olur yapma böyle Beni daha çok kahretme Hani bana gül işlemeli mendil vermiştin ya Gül olan kısmına anlımın terini sildim Yatarken koynuma koyup Sabah posta ile yollayacağım sana
Özlediğin kokum Mendile iyice siner herhalde Eline geçtiğinde bol bol koklarsın Olur mu anne Ha unutmadan! Bugün anneler günüymüş Çok sevdiğin papatyaları Toplayamadım anne Gurbetlik işte ne yapasın Bunun için kusura bakma
Sen halden anlarsın Annem neden hala ağlıyorsun Beni de ağlatacaksın Karışmadan gözyaşlarım Gecenin siyahına Hakkını helal et annem Hakkını helal et Hiç belli olmaz Belki çıkamam yarına…
Münafık, görünüşte Müslüman, gerçekte kâfir olandır. Münafık, fitne ve fesatla insanların arasını açandır. Münafık, ikiyüzlü yaşayandır; içi başka, dışı başkadır. Münafığın sermayesi, yalandır.
Zamanla münafıkların yüzü çoğaldı. Hatta çağdaş münafıklar, yüzsüzleşti. Bu sebeple, rahmetli Mehmed Akif dedemiz şöyle der:
“Ben, ikiyüzlülere çok kızıyordum ama şimdi çok yüzlüleri görünce, onlara kızgınlığım azaldı.”
Rahmetli, günümüzün yüzsüzlerini görseydi, herhalde çok yüzlülere de kızgınlığını da azaltırdı.
“Ya Ben de Münafıksam!”
Sahabe-i Kiram, Tevhid hakikatinde tavizsiz ve sabitkadem olmak hususunda büyük bir hassasiyet göstermişlerdir. Bu çok ince dikkatlerine rağmen, yine de durumlarından emin olmamışlar, nifaka düşmekten hep ürpererek çekinmişlerdir.
Mesela, Hz. Hanzale, bir gün, hem yolda yürüyor, hem de, “Hanzale münafık oldu!” cümlesini tekrarlayıp duruyordu. Karşılaştığı Hz. Ebubekir (ra) niçin böyle söylediğini sorunca da, şu çok ibretli cevabı veriyor:
“Resulullah ile birlikte olduğum zamanki halimi, O’ndan ayrılınca koruyamıyorum. Huzurunda bambaşka oluyorum ama, O’ndan ayrılınca o hali kaybediyorum.” Hz. Ebubekir, Hanzale’yi ancak Efendimiz’e götürerek ikna edebilmişti.
Hz. Ömer’in (ra) hassasiyeti daha da derindi. Efendimiz (sa), Ashab’tan birine bir teselli ayrıcalığı sunmak amacıyla, daima gizli tuttuğu münafıkları bildirmişti. Hz. Ömer, o zata yalvar yakar şu inanılamaz soruyu sordu:
“Allah aşkına söyle, Resulullah (sa) münafıklar arasında benim adımı da saydı mı?”
Hz. Ömer ki, “Benden sonra peygamber gelecek olsaydı, o Ömer olurdu” iltifatına mazhar olmuş bir sultandı… Ama buna rağmen, adının münafıklar arasında geçebileceği endişesinden kendisini kurtaramamıştı.
“İbnu Ebi Müleyke anlatır: ‘Bedir Savaşı’na katılmış Sahabeden otuz kadarına yetiştim. Hepsi de, kendi hesabına nifaktan korkuyorlar ve dinlerinde fitneye düşmekten kendilerini emniyette hissetmiyorlardı.”
Zira, İslam’a göre münafık kafirden daha kötüdür ve onlar Cehennem’in en aşağı derekesindedir. (Nisa Suresi,145; Buhari, İman 36; İ. Canan; Kütüb-i Sitte,16.cilt, s.95,)
Zira, Sahabe arasından da münafıklar, dinden dönenler çıkmıştı. Onlar ki, Müslümanların en hayırlısıydılar. Onlar içinden birileri bile, bu hazin duruma düşebildiyse, sonrakilerin, hele de bizlerin durumu ne olacaktır? Bu müthiş gerçek karşısında, kim kendisini iman bakımından garantide görebilir?
Sinsi ve Riyakâr
Münafık, gizli kâfirdir. Sinsi inançsızlığı aldatıcıdır. Tabii ki önce kendini aldatır, sonra da çevresindekileri… Oysaki Yüce Allah, birdir, tektir, eşsiz ve benzersizdir. Bu sebeple ortak istemez. Buyurur ki, “Ben ortakların şirkten en müstağni olanıyım. Kim bir amel yapar da, buna benden başkasını ortak yaparsa, onu ortağıyla baş başa bırakırım.” (Müslim, Zühd 46, a.g.e.)
Bir hadis-i kudside de Rabbimiz şöyle buyurur: “Benim hiçbir ortağa ihtiyacım yok. Kim amelini sadece benim için yaparsa, o amel benim nazarımda makbuldür.”
İnsan niçin ameline başka maksatlar karıştırır? Ya bir çıkar peşindedir; ya da gösteriş hevesindedir. Allah için ibadet yapıyormuş gibi görünüp, başkası için gösteri yapan, riyakârdır, ikiyüzlüdür.
Efendimiz, bunlar için şöyle buyurur: “Kimin dünyada iki yüzü varsa, kıyamet günü, ateşten iki dili olacaktır.” (Ebu Davud, Edeb 39, a.g.e.)
Bunlar, dünyalık kazanmak için dini kullanırlar. Yani, fani bir çam parçası uğruna, baki bir elması feda ederek, inanılmaz bir akılsızlık yaparlar. Bu çeşit münafıklar, bazen ticarette, bazen de siyasette boy gösterirler.
Bunların günahı çok büyüktür. Çünkü Allah için yapılması gerekeni, başkaları için yaparlar. Oysaki Allah gayurdur; hiçbir şeyi ortak olarak kabul etmez. Zira her şey, zaten O’nun eseri ve sanatıdır. Dolayısıyla, kendisinin yarattıklarıyla karıştırılması, ya da eşitlenmesi Rabbimiz’in asla affetmediği bir suçtur.
Efendimiz Münafıkları İdare Etti
Efendimiz’in döneminde, münafıklar sürekli düşmanlığı, kini, kanı kışkırttılar. En zor zamanlarda, Müslümanları birbirine düşürmeye, Efendimiz’den soğutmaya uğraştılar. Sinsice yaptıkları bu faaliyetleri fark edildiği zaman, yeminler ederek yaptıklarını inkâr ettiler. Haklarında ayetler indi; foyalarını bizzat Rabbimiz açığa çıkardı.
Ancak onlar müslümaların içindeydi. Efendimiz’e “Ey Allah’ın Elçisi” diye hitap ediyorlardı. Mü’minlerle birlikte namaz kılıyorlardı. Bu sebeple Efendimiz onların hep zahiri hallerini dikkate aldı. Sabırla, müsamaha ile ve hep af ile muamele etti. Çok zarar verenlerini öldürmek isteyenlere de müsaade etmedi ve “Ben, Muhammed arkadaşlarını öldürtüyor dedirtmem!” buyurdu.
Efendimiz’in bu husustaki ölçüsü çok açık ve kesindir: “Kim Allah’ı birlerse ve Allah’tan başka mabutları reddederse, Allah onun malını ve kanını haram kılar. (Samimi olup olmadığı) meselesi Allah’a aittir.” (Müslim, İman, 37, a.g.e.)
Bir defasında, Halid bin Velid (ra) Efendimiz’e şöyle dedi: “Diliyle söylediği kalbindekine hiç uymayan, fakat buna rağmen namaz kılan ne çok insan var!”
Güzeller Güzeli, Hz. Halid’e şu muhteşem cevabı verdi: “Ben, insanların kalplerini araştırmak ve karınlarını yarmakla emredilmedim.”
Efendimiz, Medine-i Münevvere’de münafıkları baskı altında tutmadı. Suçları zahir oldukça nasihat etti, tevbeye ve af dilemeye çağırdı.
Münafıkların reisi olan Abdullah ibnu Übeyy de bütün hile hurdasına rağmen Efendimiz’in müsamahasından yararlandı. Üstelik onunla bazı konularda istişare yaptı, fikrini aldı. Bir defasında, Müslümanlar artık dayanamaz hale gelip öldürülmesini gündeme getirdiler. Çok iyi bir Müslüman olan oğlu da, babasını öldürmek için Efendimiz’den izin ister. Çünkü onu başkası öldürürse iş kan davasına dönüşebilir diye düşünür. Ancak Efendimiz (sa) bu izni vermez. Gerekçesi çok ilginç ve ibretlidir:
“Hayır, biz onlara karşı daima hayırhah olacağız. O bizimle olduğu müddetçe, bizden sadece hüsn-ü kabul ve iyi muamele görecektir.”
Güzeller Güzeli, münafıklara karşı yumuşak ve müsamahalı davranarak, onların zararını azalttı. Ortaya çıkan yalanlarına bile ceza vermedi, onları tevbeye davet etti; afla karşıladı. Güzeller Güzeli, münafıklara bile acıdı ve onları kurtarmaya çalıştı. Herkese olduğu gibi, onlara da o engin gönlünü açtı. Böylece onların bütün kırıcı, yıkıcı ve entrikacı hallerine karşı muazzam bir sabır göstererek, kendi toplumunun içinde tuttu. Her şeye rağmen, onları cemaatinden koparmadı. Çünkü kopsalar, Mekkeli müşriklerin safına katılırlar ve düşman cepheyi açıktan destekleyip güçlendirirlerdi.
Resulullah (sa), münafıkların, etkili ve güçlü bir cemaat haline gelmelerini ihtiyatlı tedbirlerle önledi. Hatta bir fitne merkezi yapmak için yaptıkları mescidi yıktırdı. Böylece, faaliyetleri sınırlı kaldı. Reislerinin ölümünden sonra da, tamamen dağıldılar, eriyip kayboldular.
Münafıklaşmamak İçin…
Müslümanların içinde münafıklar hep vardı. Zor ve zayıf zamanlarda etkilerini artırıp, mü’minleri müşkil durumlara düşürdüler. Müslümanların saf, merhametli yüreklerinden ve bazen de cahilliklerinden yararlanarak çok zarar verdiler.
Ancak Müslümanlar, toplumlarındaki münafıklardan daha çok, kendi iç dünyalarındaki nifaktan zarar gördüler. Zira münafıklık, iman zayıflığından istifade ederek Müslüman’a sirayet eder. Bu suretle Müslüman’da münafıklık alametleri görülmeye başlanır.
Mesela, “Kendine itimat edilince, ihanet eder. Konuşunca, yalan söyler. Söz verir, sözünde durmaz.”
Resulullah (sa), şöyle buyurur: “Kimde bunlardan biri varsa, onu terk edinceye kadar, kendinde münafıklığa has bir haslet vardır.” Yani o Müslüman, münafıklara benzemiş olur. Nasıl bazı Müslümanlarda Müslüman olmayan sıfatlar bulunabilirse, başka din ve inanç irdeleyip, incelemeli ve inancına aykırı sıfatları ayıklayıp atmalıdır.
Ayrıca, bir Müslüman’da münafıklara mahsus sıfatları görünce, onu hemen inançsızlıkla itham etmemeli, o kötü huyundan kurtulmasına çalışmalı ve dua etmelidir. Bizzat kendisinde bu sıfatları fark eden de, hemen kurtulmak için harekete geçmelidir.
Allah İçin Münafığa Katlanmak
Müslüman, iman davasına hizmet için kâfire de, münafığa da sabırla katlanır, her eziyet ve işkenceye dayanır. Çünkü onun örneği, önderi, hakiki lideri Güzeller Güzeli’dir.
İşte o güzel insanlardan biri: Konyalı Hacı Veyiszade Mustafa Efendi…
Rahmetli Menderes, uzun bir aradan sonra İmam Hatip Okulları’nı açmış, milletin çocuklarına dinlerini öğrenme fırsatı vermiş. İlk açılan yedi okuldan biri de Konya’dadır. Bu mübarek âlim, hemen bu mektebe hoca olarak çağrılır. Tabii ki koşarak gider.
Ancak okulun müdürü, başka bir havadadır, adını koymak istemediğimiz bir yapıdadır. Bu Osmanlı hatırası âlime cephe alır, onu okulda görmek istemez. Bunun için de Hocaefendi’yi yıpratıp okuldan kaçırmaya çalışır.
Mesela, birinci dersini birinci kattaki bir sınıfa veriyorsa, ikinci dersini son kattaki bir sınıfa veriyor. Böylece Hocaefendi yorulsun da, dayanamayıp kaçsın ister. Ama Hocaefendi’yi yıldıramaz. O mübarek zat, nefes nefese de olsa derslerine yetişir ve asla şikâyet etmez.
Müdür, bununla da yetinmez, Hocaefendi hakkında çok olumsuz raporlar yazar. Onu, çağını anlayamamış, modern bilgileri veremeyen biri olarak tanımlar.
Bir gün, bu acı gerçekleri, oğlu, Hocaefendi’ye duyurur. Ve der ki, “Böylesine istenmediğiniz bir yerde artık olmamalısınız. Bu yaşınızda, bunca yorgunluğa değer mi?”
Hocaefendi, oğlunun sözlerine şu ibretli cevabı verir: “Evladım! Bunları ben de bilirim. Fakat bugüne kadar, yıllarca, okutacak talebe bulamadım. Bugün Allah bana talebe verdi. Yorgunluk oluyor diye vazgeçebilir miyim?
Efendimiz (sa) bir gün bile dinlenmedi. Hz. Hatice annemiz, “Çok yoruldun, biraz yat, dinlen” dediğinde, buyurdu ki: ‘Hatice, uyku zamanı geçti artık!’ Ben de kendime ilim adamı süsü verdiğime göre, Peygamberimi örnek almam lazım. Evet, bunlar beni talebe yetiştirmekten uzaklaştırmak isterler. Ancak ben, bahçıvan gibiyim. Bir talebenin yetişmesi için, bin münafıkın kahrını çekerim. Yar için ağyara minnet ettiğim ayb eyleme Bağıban bir gül için bin hare hizmetkâr olur.
Nasıl ki bir bahçıvan, bugün açar, yarın solar bir gül için, bin dikenin kahrını çekerse, ben de, seve seve münafık kahrı çekerim. Çünkü, ben de, dinimin ihyası için solmayan Cennet gülleri yetiştiriyorum. Vazifemi Peygamber mesleği olarak yapıyorum.”
O Güzeller Güzeli’nin çektikleri yanında bizimki ne ki!
Çoklarından işitmişiz: Gönül ferman dinlemez diye. Gerçekten dinlemez mi? Dersiniz.
Veya niçin dinlemez? Bunları hiç düşündüğünüz oldu mu? Sizlere çok değişik gelebilecek fikirlerle konu üzerinde duracağım. İnsan binlerce duygulara sahip bir varlıktır. Beyin de faaliyet gösteren duyu organlarımız ve akıl olduğu gibi henüz keşfedilmemiş binlerce hislerimizin merkezi durumundaki önemli bir azamız vardır ki o da kalbimizdir.
Akıl iyiyi kötüden ayırt edebilme melekesidir. Bunu zeka veya zekavet ile karıştırmamak gerekir. Akıl ise hakkı batıldan iyiyi kötüden ayırt edebilme kabiliyetidir.
Hisleriyle hareket etme kişiden kişiye değişebilir. Bir insan bütün hislerine göre hareket edebildiği gibi bazen kalbine de danışarak hareket ettiği de olabiliyor. Değişik durumlara ve işlere göre kişi farklı bir yol izleyebilir. Kadınlarda his hakim olur.
Ve hislerine göre hareket ederler. Yani akıllarına hiç danışmadıkları anlamına gelmesin, yani yapı itibarıyla hislerine göre hareket ederler.
Tehlikeli olan insanları ve durumları sezebilirler. Erkekler de hislerden ziyade fikir hakimdir. Hadiseleri hislerinden çok aklına danışarak çözmek isterler. Buda erkeklerin hissiz olduğunu hislerine göre hiçbir zaman hareket etmezler anlamına gelmez.
Hislerin en galeyanda olduğu çağ gençlik çağıdır. Bu yaşlarda gençlik sadece hisleri dinler aklı dinleyemiyor. Hisleri aklına ve fikirlerine üstün geldiğinden hareketleri hislere göre yönlenmektedir. Yani akıl kabul etmediği halde hisleri hangi tarafa meylederse ve ağır basarsa genç o yöne kayar.
Kendisinin değer mefhumları eğer hislerini dizgin altına almayıp serbest kılan ve bazen teşvik eden özelliklere sahipse bütün bütün yoldan çıkar ve artık zapt edilmez bir vaziyete gelebilir.
Hisler akıbeti görmekten uzaktır. Yani bağlandığı için sonu nereye varacağını fazla hesap edemez. Hislerin doruk nokta da olduğu bu çağlarda hisler nerde sükun buluyorsa veya nerede tatmin oluyorsa gençlik arada kendisine saadeti arar. Bu yaşlarda çizilen yollar ileri dönük olarak düşünüldüğü halde günübirlik fikirler şeklinde de ortaya çıkabilir.
Çünkü akla ve mantığa göre hareketler düzene sokulmadığından hislerin tatmin olmasıyla devam ettiği yolun sonu kendisine görünmeye başlıyor. Kendini kurtarma düşüncesi şiddetli bir arzu şeklinde kendini belli etmezse o yollarda düşe kalka devam ediyor. Ve sonunda gençlik tokadını yiyip bedbaht olanların sınıfına dahil oluyor.
Aslında konumuz “Gönül Niçin Ferman Dinlemiyor” şeklinde idi? Değişik şeyler anlatıldı şeklinde bir kanaat oluşmasın sizlerde. Çünkü buraya kadar ifade edilenlerden anlaşıldığı gibi bir insan da akıl ve mantığa hisler üstün gelip ağır bastığında aklın ve mantığın gereklerini yapamaz duruma geliyor.
Yani hisler mantığın kurallarını ve gerekçelerini ehemmiyetsiz bir duruma getiriyor veya diğer ifade ile iptal ettiriyor ve kişi artık aklı yerine kalbine ve hislerine göre hareket etmeye başlıyor. Ve o zaman da gönül ferman dinlemez duruma geliyor.
Burada akla gelen bir başka soru bir insan ferman dinlemeyip gönlüne göre mi hareket etsin? Evet bu dünya da bir insanın sevdiği ile beraber olması gayet normal karşılanabilir. Fakat bu eğer meşru yollarda değilse tavsiye edilmez. Ve edilemez. Sonu hicran ve ayrılıkla bitecek olan birisinin peşinden koşmak çok defa nafile olmaktadır. Hem sevilen çok defa kabul edememektedir.
Canab-ı Hakk insana sevginin merkezi olan kalbi kendi esma ve sıfatlarıyla kendisini tanıyıp sevmemiz için vermiş. İnsanlar onu su-i istimal ettiklerinden sonradan tokadını yemektedirler.
Çünkü kalbimiz Samed olan yani Hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herkesin muhtaç olduğu Canab-ı Hakkın ayinesidir. Böyle bir kalbe hiçbir şeye kudreti yetmeyen ve daima fena ve fani damgası taşıyan bişrisi karşılık veremez. Sonra o sevdikleri firak yani ayrılıkla kendisine ayrılık acısını ve hüznünü ekerek göçüp gitmektedir.
Bir insan sevdiğinin devamlı beraber olacağını düşünerek sever. Eğer onun bir gün öleceğini ve kendisini bir gün bırakacağını ve hele bütün bütün toprak olacağını düşünse ona ciddi bağlanamaz.
Çünkü bu sevgiler ezeli ve ebedi bir maşukun yerini tutamamaktadır. Sevdiklerini zahiri ve geçici sebeplerden dolayı sevenler gerçek aşkı hissetmek isteyen kalp tarafından sürekli red edilmektedir.
Tabii bu kalbe bağlı olan insandaki diğer duygular gerçek gıdalarını ve manevi ihtiyaçlarını alamadıklarından sürekli bir arayış içine girerler. İnsan ruhu huzursuzluk içinde çalkalanıp bocalanır.
Evet fanilerin faniliğini gördükten sonra gönül o zaman ferman dinleyebilir. Yoksa hep bildiğini okur. Ferman dinleyebilmesi kuvvetli fikirlerle hislerinin etrafında ağlar kurulmasıyla mümkündür. Hisleri gemlendirebilme irade terbiyesi iledir.
İradesine hakim olamayanlar hislerinin ve arzularının peşinden gitmekten kendilerini alıkoyamazlar. Her şeyi meşru sınırlar içinde mütala etmek düşüncesi hayatının gayesi olmalıdır.
Dünyaya geliş gayesinin idrakinde olan insanlar bu manaya uygun bir yoda olurlar. Sevdiklerimizi ebedi arkadaş olacağımız düşüncesiyle seversek firaklı olamayacak. Sonradan Allahın huzurunda kavuşacakları için ayrılık olmaz..
islam bir dağ gibidir...Fırtına ne kadar kuvvetli eserse essin,ondan bir şey koparamaz...
islama uymayan ince bir kavak gibidir...kuvvetli bir rüzgar onu söküp atar....