İbadet: “Allah’a karşı kulluk vazifelerini yerine getirmek, Allah’ın emirlerine boyun eğmek”
“Kendi kusurunu, acz ve fakrını görüp kemal-i rububiyetin ve kudret-i samedaniyenin ve rahmet-i İlâhiyyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmek.” (Sözler)
İnsan tepeden tırnağa acz ile kaplı. Ne saçının ağarmasını durdurabiliyor, ne tırnağının uzamasını. Ve insan baştan ayağa ihtiyaç dolu. Saça muhtaç; o olmadı mı bir yanı noksan kalıyor. İnsan alına muhtaç; kaşa, göze, kirpiğe muhtaç. Dudağa, çeneye, gırtlağa muhtaç. Geçelim bütün bunları ve ayaklarımıza varalım. İnsan ayağa muhtaç; topuğa, parmağa, tırnağa muhtaç.
İnsan, hemen dudağının önündeki havadan, tâ cennete kadar her şeyin fakiri. Hiçbirine sahip değil. Mide yapmaktan âciz olduğu gibi meyvenin de fakiri. Göz yapmaktan âciz olduğu gibi Güneşin de fakiri.
İşte ibadet, insana aczini ve fakrını hatırlatan, kul olduğunu, başıboş olmadığını ders veren en ulvî vazife. İnsan bir taraftan kendi aczine ve fakrına bakar, sonra her şeyi onun için ve ona göre terbiye eden Rabbinin bu sonsuz ihsanlarına karşı nasıl şükredeceğini bilemez hâle gelir. Bu hâl onu el bağlamaya götürür, bel bükmeye götürür, yüz sürmeye götürür. Bunu yapmayan insan kendinin gâfilidir, kendinin cahilidir ve nefsini bilmediği için de Rabbinin gâfilidir.
İşte insanı bu gafletten korumak ve kurtarmak üzere nazil olan bir İlâhî Ferman: “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine nâil olasınız.” (Bakara suresi, 21)
İnsan ibadeti niçin yapar ve bu ibadet ona ne kazandırır? Bu iki sorunun cevabı bu âyette şöyle veriliyor: “Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz.”
Âyetteki, ‘sizi ve sizden öncekileri yaratan’ ibaresi Rabbin sıfatıdır. Bu sıfatı bir an için düşünmediğimizde, âyet-i kerime, “Rabbinize ibadet ediniz.” şeklinde karşımıza çıkar. Demek ki ibadetin sebebi, Rabbimizin bizi terbiye etmiş olması. Rabbe, ibadet edilir. Bu kutsi vazifeyi idrak edebilelim diye Allah, vicdanımıza bazı işaretler koymuş. Babamıza itaat etmeyi vicdanî bir görev sayıyoruz. Niçin? Babamız olduğu için. Annemize isyandan sakınıyoruz. Niçin? Annemiz olduğu için. İşte âyet-i kerime bizim vicdanımıza hitab ediyor:
“Rabbinize ibadet edin” diye emrediyor. Çünkü o sizi terbiye etmiştir. Babanızın yediği gıdayı beyaz kan hâline o getirmiş, sizi ana rahminde bir nutfe olarak rahim duvarına o yapıştırmış ve oradaki dokuz aylık terbiyenizi safha safha hep o icra etmiştir. Şimdi ise bir başka rahimdesiniz: Kâinat... Burada da sizi terbiye eden, besleyen, büyüten, yedirip içiren ancak O’dur.
Allah Rabdir ve her şeyi O terbiye etmiştir. İnsan ise abddir, kuldur; her şeyiyle Allah’ın terbiyesinden geçmiştir. Elimizi tutmaya, ayaklarımızı yürümeye, ciğerimizi solunuma, midemizi sindirime, aklımızı anlamaya elverişli tarzda terbiye eden Allah’tır. Öyle ise biz Rabbimizin bu rakamlara sığmaz terbiye tecellilerine karşı edebimizi takınmak mecburiyetindeyiz.
Rabbimize karşı edepli olmak... Nefsimize takılan ve etrafımızı çepeçevre kuşatan bu kadar ihsana karşı O’na gereği gibi şükredememenin mahcubiyetini ruhumuzun tâ derinliklerinde hissederek.
İşte Rabbine karşı şükür borcunu böylesine hisseden, idrak eden insan Kur’an’ın “Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin”, “Namazı ikame edin”, “Ramazan ayında oruç tutun” gibi emirlerini dinleyince aradığını bulmanın huzuruna erer.
İbadet için, “abd ile mâbud arasında en yüksek ve lâtif nispet ancak ibadettir”(İşârât-ül İ’caz) buyruluyor. Yâni, insan ibadet sayesinde, “Ben Allah’ın kuluyum, O’nun mahlûkuyum, bu dünyada O’nun misafiriyim ve öldükten sonra da, inşallah, O’nun saadet yurdu olan Cennete gideceğim” diyebiliyor.
Günlük hayatında bütün işlerini kul olmanın şuuruyla hep helâl dairesinde geçiren insan, belli vakitlerde Rabbinin huzurunda el bağlıyor. O’na yine O’nun emrettiği biçimde ibadetini takdim ediyor. Bu onun, Rabbine karşı bir kulluk vazifesidir, bir şükür borcudur.
Âcizliğini, fakirliğini ve zilletini tam hisseden bir insanın kalbi Rabbine karşı derin bir mahcubiyetle dolar. Bu iç burukluğuna “inkisar” deniliyor. Ve İmam-ı Rabbani Hazretleri “İbadet, aaaellül ve inkisardan ibarettir” buyurarak bu hâli ibadetin temeli, esası sayıyor.
“Niçin ibadet ediyoruz?” sorusu, beraberinde iki soruyu birlikte getiriyor. Daha doğrusu, bu sorunun içinde iki soru saklı: – İbadet etmemizin sebebi, illeti nedir? – İbadet etmemizin hikmeti, faydası nedir?
Bazıları bu soruyu sadece ikinci mânâyı kastederek sorarlar. Birinci ve en önemli noktayı unuturlar. Bunun neticesi olarak hikmet sahasında kendilerince birtakım faydalar sıralar ve bu faydaların başka yollarla da elde edilebileceğini ileri sürerek, ibadeti reddedici bir tavra girerler.
İllet denilince ibadet yapmamızı gerekli kılan sebebi kastederiz. Hikmetten ise yaptığımız ibadetten hâsıl olan faydayı anlarız. Dünya işlerinden bir misal: Anadolu’dan İstanbul’a gelmekte olan bir tüccarın bu seyahatinin illeti “ticaret”tir. Hikmeti ise daha çok zengin olmak ve dünya nimetlerinden daha fazla istifade etmek... Buna göre söz konusu şahsa, “İstanbul’a niçin gidiyorsun?” desek, “zengin olmaya” diye cevap vermez. Bu, hikmete ait bir cevaptır ve yerinde değildir. Sorumuzun cevabı “ticaret yapmaya” şeklinde gelmelidir. Böyle bir cevap illete aittir ve isabetlidir.
O halde, “Niçin ibadet ediyorsun?” şeklindeki bir sorunun cevabı da “Rabbim emrettiği için” şeklinde olacaktır. Bu emri tutmanın pek çok da faydası vardır; gerek dünyada, gerek âhirette. Ama ibadet bu faydalar için yapılmaz. Bunlar meselenin hikmet yönüdür.
Abdin işi ibadettir; emir dinlemek, yasaklardan sakınmaktır. Kula kulluk yaraşır. İbadetini bu şuurla yapan bir kuluna, Rabbinin yapacağı ihsanlar, ikramlar ve Cennette vereceği dereceler ibadetin hikmet yönüdür.
İslâm’ın her emri ve yasağı bu hakikatten haber veriyor. Bunlardan sadece birkaç misâl: Meselâ oruç tutmanın tıp yönünden birçok faydaları var. Bütün bu faydalar orucun hikmet yönü. “Oruç niçin tutulur?” sorusunun cevabı, sanıldığı gibi bu faydalar değildir. Oruç, Allah’ın bir emri olduğu için tutulur. Bu ibadetin belli bir ayı vardır: Ramazan. Ramazan dışında on ay nafile oruç tutsanız da Ramazan’da tutmasanız bu ibadeti yerine getirmiş olmazsınız. Eğer mesele sadece orucun hikmet yönü, yâni faydaları olsa bu ikinci halde fayda on katına çıkmıştır, ama farz olan oruç hâlâ tutulmamıştır.
Yine orucun belli bir başlama ve bitiş vakti vardır. Orucunuza imsakten hemen sonra başlasanız da, iftarınızı yatsıdan birkaç saat sonra yapsanız orucunuz makbul olmaz. Daha fazla bir süre aç kalmışsınızdır, ama oruç tutmamışsınızdır. Hikmet fazlasıyla tamam olsa bile, illet kaybolduğundan ibadetiniz makbul sayılmaz.
Oruç tıbbî faydaları için tutulmadığı gibi, içki içmek de tıbbî zararları için haram değildir. “Niçin içki içmiyorsun?” sorusunun cevabı, “Allah yasakladığı için” şeklinde verilecektir. Ve ancak bu takdirde içki içmemek ibadet olur, takva olur ve insanı Rabbine yaklaştırır. İçki içmemekte esas olan, bedenini ve aklını korumak değil, bir İlâhî yasaktan kaçınmaktır. İllet budur; diğerleri ise içki içmemenin hikmetleridir, faydalarıdır.
Bilirsiniz, kendi kendine ölen yahut darbe ile öldürülen bir koyunun etini yemek haramdır. Bu noktada birtakım tıbbî veya biyolojik izahlar getirilebilir. Bütün bunlar, meselenin hikmet yönüdür. Bunlar sayılıp dökülürken şu husus unutulur: “Pekâlâ, Allah’tan başkasının ismiyle kesilen bir hayvanı yemek niçin haramdır?” Bu soruya ne cevap verilecektir? Kesilmekse kesilmiş, kan akmaksa akmıştır. Demek ki işin esası, hayvan kesmenin tıbbî faydaları değil. Esas olan, insanın kulluk şuurundan ayrılmaması, Allah namına hareket etmesi. Keserken O’nun ismiyle kesmesi, yiyip içerken O’nun ismiyle başlaması, giyinip kuşanırken de yine O’nun kulu olduğunu unutmaması. O’nun emir ve yasaklarını daima göz önünde tutması...
Sözün özü: Rahman ve Rahîm Rabbimizin bütün emirlerinde bizim için nice faydalar var. Ama, biz ibadetimizi bu faydalar için değil, O’nun emrini gözeterek ve rızasını umarak yapıyoruz.
Bu inceliği sezemeyen yahut görmezlikten gelenler, yanlış değerlendirmelerle kendilerine ibadet kapısını kapar ve büyük bir zarara düşerler
Ahirette hesabını verebileceğiniz bir hayat yaşadığınızdan emin misiniz? Yani memnun musunuz hayatınızın bugüne gelinceye kadar tükettiğiniz kısmından?.. Diyebilirsiniz ki: - Hayat nasıl yaşanırsa memnun olunur, onu bir hatırlayalım ki soruya doğru cevap vermiş olalım… Hemen arz edeyim.
- Hayat, bu hayatı verenin rızasını kazanma esas alınarak yaşanıyorsa memnun olunur, mutluluk duyulur. Şayet hayatın geçen devrelerinde hayatı verenin rızasını kazanma yolunda hizmet yoksa, hep nefsi nefsi diyerek tüketilen bir ömür söz konusu ise, bir yaralı parmak sarılmamış, bir gözyaşı silinmemiş, bir hayırlı hizmetin ucundan bucağından tutulmamış, hep nefsine yönelik bencil hayat yaşanıyorsa, sahip olunan imkanlar yalnızca nefsine hizmete kilitleniyor, çevredeki muhtaçlara, bekleşenlere hiç destek verilmiyor, hep ilgisiz kalınıyorsa...
İşte pişmanlık duyulacak bir hayat... İrşad eserlerindeki ifade ile, içinde altını olmayan bakır bir hayat... Halbuki hayatın içine hizmet altını katılmalı, hep nefsi nefsi diyerek değil biraz da hizmeti hizmeti diyerek yaşanmalı, ‘ben de varım, yalnız değilsiniz, diyebilmeli...
Bazı kimseler görmekteyim. Elinde imkanı da var, salahiyeti de var, şan şöhreti de mevcut... Ama yanında götüreceği hiçbir himmet ve hizmeti mevcut değil... Bütün imkanlarını şahsi hayatına, yani nefsine tahsis ediyor. Hiçbir hizmete, himmete ve toplumsal hayra desteği ve ilgisi olmuyor. Bunca imkanı ha varmış ha yokmuş, bir farkı olmuyor. Yok olanın da hizmeti, himmeti yok; var olanın da hizmeti himmeti yoksa, var olan da yoksulun ta kendisi demek değil midir?.. O da bunca varlıklarına rağmen yoksul olarak gidecektir öbür âleme. Defteri boş, hizmet ve himmet hanesi tamtakır... Ne kıymeti var bu varlık ve imkanın? Salahiyet ve şöhretin?..
İnsan, hayatının geçen kısmını gözden geçirirken bunları düşünmelidir... Bir gözyaşını silmiş mi, bir yaralı parmağı sarmış mı, çevresindeki bir yoksula yardım edip derdine derman olmuş mu? Bir hayır hizmetinin ucundan bucağından tutmuş, insan yetiştirmede karınca kararınca görev almış, hizmet ve himmet yüklenmiş, ben de varım, diyebilmiş mi?
İşte bu sorulara vicdanından ‘evet’ cevabı geliyorsa ne mutlu ona. Sevinç duymalı, şükürler etmeli, yaşadığı hizmet ve himmet dolu hayatından dolayı... Daha fazlasını, daha özelini ve güzelini yaptırması için Rabb’ine dualarını sürdürmeli...
Yaşadığı her günün hesabını yapan büyük halife Hazreti Ömer (ra) akşam, yatağına uzanırken nefsine sorduğu soru aynen budur:
-Ey Ömer! Bugün Allah için ne yaptın? Var mı Allah için bir himmet ve hizmetin?
Hayatının tamamı zaten himmet ve hizmetle geçen büyük halife her akşam böylesine bir nefs muhasebesine girer de tekrar nefsini sorguya çekerse, bizim nasıl bir nefs muhasebesi içinde olmamız gerekir siz düşünün. Efendimiz (sas)’in ikazı da bu muhasebeyi sağlamak içindir zaten: “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin!..”
Şimdi baştaki soruyu bir daha sorabilir miyim? -Hayatınızı nasıl yaşıyorsunuz? Size bu hayatı verenin rızası yolunda mutluluk veren himmet ve hizmetle geçen bir hayat mı? Yoksa sadece nefsi nefsi diyerek tükettiğiniz bencil bir hayat mı? Kararı siz verin. Çünkü karar verdiğiniz hayatın hesabını da siz vereceksiniz...
insallah bu yazı bızlerınde nefıs muhasebesı yapmasına vesıle olur...kısacık dunya hayatımızı hızmet ve hımmetlerle gecırırz
3) Sözde baskalarina galip gelmek icin münakasa ve mücadele etmek..
4) Düsmanlik..
5) Halk ve cogunluk begensin diye konusmak..
6) Edebe uygun olmayan sözler sarfetmek..
7) Iki dilli ve iki yüzlü olmak..
8)Bir kimseyi yüzüne karsi medh etmek..
9) Günahi ve sucu olmayan bir müslümani alaya almak..
10) günaha götürecek latifeler yapmak..
11) Bir müslümanla alay etmek..
12) Bir müslümani bir toplumda maskara yapmak..
13) Müslümanin sirrini baskalarina duyurmak..
14) Verdigi sözü yerine getirmemek....
15) Iki müslüman arasinda diger bir müslüman olanin sözünü tasimak..
16) Yalan söylemek..
17) Yalan yere yemin etmek..
18) Küfre sebep olan sözler söylemek..
19) Konusulmamasi gerekeni konusmak."Su iki sey aklin noksanligindandir; Konusulacak yerde konusmamak,konusulmayacak yerde konusmak"
20) Insan ve hay vanlara lanet etmek.
21) Giybet etmek.. Dilini baskalarini kötülemek ve assagilamaktan korudugun gibi,baskasini medh etmekten de koru..
Dindarlik seref,ilim hazine,cok konusmamak nur,ayni zamanda zühtün ve veranin en yüksegidir..
Imam-i Taki(ks)
Bos söz konusan ve bos seylerle mesgul olan kimsenin tasavvuf yoluna girmesi layik degildir. Hele bu yola girmisse,bos seylerle mesgul olmasi,hic layik degildir.. Cok konusmak kalbi öldürür ve zikrin kalbe yerlesmesine mani olur..
Muhammed emin Erbili(ks)
Fazla sözde fitne vardir. Sükutta genislik ve rahatlik vardir.Kisi ihtiyacina göre konusmalidir..
Ahmed bin Muhammed(ks)
Size,sikintisi ve zorlugu olmayan,övülecek bir sey söyleyim mi? Güzel Ahlak,cirkin ve begenilmeyen seyleri terketmek.En kötü hastalik da;alcak ve düsük ahlak,cirkin sözleri sarfetmektir..
Ahmed bin Kays(ks)
Sükutun en kücük faydasi,sikinti ve belalardan kurtarmasidir.Iyilik olarak,insana bu yeter.Fazla ve lüzumsuz konusmanin en kücük zarari,söhrettir..Bela olarak,söhret insana yeterlidir..
Ebu Bekr bin Iyas(ks)
Cok uyumak,cok yemek,cok konusmak kalbi katilastirir..
Ebu Bekr Verrak(ks)
Susmayi ganimet saymayan kimse,ne kadar konusursa konussun bosunadir..
E.Muhammed Talha(ks)
Faydasiz söz söylemek ve herkesle hasir-nesir olmak,Allah'dan yüz cevirmenin alametidir..
Ebü'l Hasan Cüsuki(ks)
Söz agizdayken sahibi esiridir,agizdan ciktiktan sonra sahibi onun esiri olur..
Hz.Ali(ra)
Dört sey geri gelmez: Söylenen söz,atilan ok,gecen zaman ve kacirilan firsat..
Sual: Günahkâra veya kâfire, (Günah keçisi) demek caiz mi?
CEVAP Hayır.
Sual: (Allah bana kulum demesin) diyerek yemin küfür olur mu?
CEVAP Çok tehlikelidir, sakınmak gerekir.
Sual: Allah bizi düşündüğü için göz, kulak vermiş demek caiz mi?
CEVAP Hayır. Düşünmek mahluklara mahsustur
Sual: Allah’a akıl sahibi demek caiz mi?
CEVAP Hayır. Akıl mahluktur. Allah aklın yaratıcısıdır
Sual: Allah’ı yüceltmek için (Allah göktedir) demek küfür olur mu?
CEVAP Evet. Gökte demek yüceltmek olmaz. Aksine onu aciz, muhtaç göstermek olur, mekanlı göstermek olur.
Sual: Küfre rıza küfür olur deniyor, küfre rıza nasıl olur, birkaç örnek verilebilir mi?
CEVAP Bir müslümanın kâfir olmasını istemek küfre rızadır. Yani kendisi kâfir olur. Birkaç örnek verelim: 1- Haç takan müslümana, haçı takmaya devam et demek, onun küfrüne rıza göstermek olur. 2- Bir müslüman için (Ya rabbi bunu kâfir olarak öldür) demek de onun küfrüne razı olmaktır. 3- Günah işleyen bir müslümana kâfir diyenin kendisi kâfir olur. Bir hadis-i şerifte, (Müslümana, işlediği günahlardan dolayı kâfir demeyin! Kâfir diyenin kendisi kâfir olur) buyuruluyor. (Buhari) 4- Oğlunun kızının kâfir olmasına kızmamak, onu men etmemek, hoşgörü ile karşılamak küfre rıza olur.
Sual: Güzele bakmak sevaptır demek küfür olur mu?
CEVAP Güzele rağbet etmeyen, güzeli sevmeyen olmaz. Hadis-i şerifte, (Allah güzeli sever) buyuruluyor. Mubah olanı güzeli sevmek, Allah’ın kudretini temaşa etmek sevap olur. (Ali’nin güzel yüzüne bakmak ibadettir) hadis-i şerifi de, helal olan güzele bakmanın sevap olduğunu göstermektedir. (Güzel yüze bakmak gözü kuvvetlendirir) hadis-i şerifi de, bakması helal olan şeylere bakmanın faydasını bildirmektedir. Yoksa, yabancı kadınlara bakmak, gözü zayıflatır ve kalbi karartır. Harama bakmaya güzel demek de, insanı küfre sokar.
Sual: Felek ne demektir? Kahpe felek demek veya başka türlü söylemek caiz midir?
CEVAP Felek, gök demektir. Çoğulu eflaktır. Dünyaya da felek denir. Şarkı ve türkülerde geçen Kahpe felek deyimi, dünya değil de, ilah kastediliyorsa küfür olur. Bazı sözlüklerde felek, doğa üstü güç olarak tarif edilmektedir. Bu da çok yanlıştır.
Sual: Yüzünü gören Cennetlik veya hacı oluyor, demek caiz midir?
CEVAP Bir kimseyi görmekle Cennetlik veya hacı olunmaz. Bu bakımdan böyle söylemek yanlıştır.
Sual: Dini hususlarda fıkra anlatmak uygun mu?
CEVAP Dini fıkra olmaz. Genelde dini fıkraların hemen çoğu küfürdür. Çünkü din ile, namaz ile oruç ile alay edilir. Dince kutsal bir şeyle alay etmek küfür olur. Küfre sebep olmak da küfürdür
Sual: “Sensizlik bana haram" veya "Sensiz günler bana haram" sözleri insanı küfre götürür mü?
CEVAP (Sensiz günler bana zindan) anlamında kullanılıyorsa, (sensiz dünya bana zehir) anlamında kullanılıyorsa caiz olur. Fakat dini kelimeleri böyle rastgele kullanmamak gerekir.
Sual: Namaz kılalım diyene, (Daha vakit girmedi) dedim. O da, (Önemli olan, namazı vakti girmeden kılmak) dedi. Küfür mü?
CEVAP Evet.
Sual: İnsanlar için, (Beni ihya etti, beni ihya ettiniz) demekte bir mahzur var mı?
CEVAP Evet. İhya etmek kelimesi, canlandırmak, can vermek, diriltmek anlamındadır. Bu şekilde kullanılması uygun değildir.
Sual: Müslüman ölü için (Toprağı bol olsun) demek caiz mi?
CEVAP Hayır.
Sual: Kalbin çalışmasına Allah’ın mucizesi demek caiz mi? CEVAP Allah’ın kudreti, hikmeti demelidir. Mucizeyi yanlış yerde kullanmamalıdır
Sual: Çatıdan düştü, Allah’ın mucizesi olarak kurtuldu denir mi?
CEVAP Denmez. Mucize yerinde kullanılmamış olur. Allah’ın kudreti ile denmesi lazım. Mucize, peygamberlere mahsustur...
islam bir dağ gibidir...Fırtına ne kadar kuvvetli eserse essin,ondan bir şey koparamaz...
islama uymayan ince bir kavak gibidir...kuvvetli bir rüzgar onu söküp atar....