*.·´¯`·»«** Hâ§rèt Rûzgâr£ârı **»«´¯`·.*

Audici

Image Hosted by ImageShack.us
Audici
powered by Audici

Siz de tevazu kapısında bekleyenlerden misiniz?‏

Seyyid Ahmed Rifai Hazretleri Bağdat'ta unutulmayacak değerde verdiği derslerinin en başına tevazuu alıyor ve şöyle hatırlatmada bulunuyordu dikkat kesilen dinleyicilerine:

- Allah'a açılan kapılar çoktur. Her kapıda da bekleyenler vardır. Ancak tevazu kapısında pek kalabalık yoktur. Ben o tevazu kapısını tercih ettim, çok bekletilmeden kabul gördüm. Tavsiye ederim, siz de tevazu kapısında bekleyin. Bundan sonra tevazu ve tekebbüre misal olarak bahçedeki dimdik duran bir hurma ağacıyla yapraklarını toprak üzerine sermiş bir kabağı göstererek der ki:

- Bakın şu hurma ağacına, tevazu göstermeyip dik başlılık etmiş, Allah da meyvesi olan salkımlarını başına yüklemiş, olanca ağırlığıyla başında taşımaktadır. Bir de şu yüzünü yerlere sermiş kabağa bakın. Tevazu gösterip yapraklarını zemine sermiş, meyvesi olan kocaman kabakların ağırlıklarını da toprağın üzerine bırakmış, yükünü yer çekmekte, kendisi rahat etmektedir. Konuyu şöyle bağlamış:

- İşte demiş, mütevazı ile mütekebbirin misali de böyledir. Tevazu sahiplerinin bir iddiası olmadığından rahattırlar. Başlarında benlik yükü yoktur. Yüzleri hep yerlerdedir. Kibirlilerin ise başlarında öylesine bir benlik yükü vardır ki, onu korumak için hep dik başlılık eder, enaniyet yükünü ömür boyu başlarında taşırlar.

Hep mütevazı giyinen, mütevazı yaşayan Rifai Hazretleri'ne itiraz edenler de çıkar Bağdat'ta. Derler ki:

- Efendi Hazretleri, siz de başkaları gibi sırtınıza gösterişli şeyh cübbesi giyip, başınıza da büyükçe bir mürşid sarığı sarsanız daha etkili olursunuz insanlara.

Bu teklife verdiği cevap da fevkalade düşündürücüdür. Şöyle açıklar düşüncelerini. Der ki:

- Eğer insanların hidayetine sebep olacaksam çaputtan değil ateşten bile cübbe giyer, alevden bile sarık sararım. Lakin düşünürüm ki, büyüklerin sahip olduğu ilim, irfana sahip olmadığım halde kıyafetlerine bürünüp onlar gibi görünmek münafıklıktan başka bir şey değildir! Ya onlar gibi ilim, irfan sahibi olup hizmet veren biri olmalıyım, ya da ilmine, irfanına sahip olmadığım büyüklerden biri gibi görünmemeli, onların itibarını kullanan bir istismarcı durumuna girmemeliyim.

Gariptir ki Rifai Hazretleri böylesine bir dikkat içinde iken Bağdat, Basra civarlarında şeyh cübbesi giyip, mürşid sarığı saranların çoğaldığını da görür. Bunlardan bir gence sokakta rastlayınca der ki:

- Oğlum bak, kimin elbisesini giymişsin dikkat et. Elbisesini giydiğin insanlar gibi ilim, irfanın yoksa onların kıyafetine girip de onlar gibi görünmeye hakkın da yok. Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol ki, kıyafetine büründüğün büyüklerin itibarını kullanan biri durumuna girmeyesin.

Kendisi mütevazı giyim kuşam içinde iddiasız hayatını sürdürürken Bağdat, Basra, Horasan civarlarında sıkıntıya düşenler gelerek kendisinden, 'Senin duan kabul olur, bize dua et.' ricasında bulunurlardı. O ise bunlara duygularını şöyle açıklardı:

- Ben kimim ki benden dua istiyorsunuz? Aslında siz böyle düşünmekte mazur olabilirsiniz, ama ben kendimi duası istenecek biri gibi görmekte mazur olamam. Eğer ben de sizin gibi kendimi duası kabul olacak biri kabul edersem, Allah beni Firavn ve Haman ile eşit tutar mahşerde. Onlar da kendilerini halkın büyüğü sanıyor, üstünlük gururuyla dolaşıyorlardı insanların arasında.

Rifai Hazretleri'nin bu mütevazı hali bize Hazreti Aişe validemizin cevaplarını hatırlatıyor. Aişe validemize demişler ki: 'İnsan ne zaman büyüklerden olur?' Demiş ki: 'Ne zaman kendini küçüklerden bilirse!' 'Ne zaman küçüklerden olur?' 'Ne zaman kendini büyüklerden bilirse!'

Ne dersiniz? Bu yorumlardan sonra biz de kendimizi büyüklerden biri olarak görebiliyor muyuz? Yoksa tevazu kapısında bekleyen küçüklerden biri olmaya çoktan razı olduk mu?

AHMED ŞAHİN


bismt6xz

16/11/2009 | Kategori: ISLAM | Yorum (yok) Yorum yaz! |

Arkadaş seçerken...‏


İnsanları kötü arkadaşlarla beraber kılan şeyler, yalnızlık, cehalet, kötü örneklerdir. Kendimizi ve bilhassa çocuklarımızı bu “mikrop”lardan korumaya çalışmalıyız. Tehlike çok büyüktür...

Bütün insanlar sevgiye, ilgiye ve şefkâte muhtaçtır. En fazla muhtaç olanlar ise bebekler ve küçük çocuklardır.
İnsan, doğumundan ölümüne kadar eğitime muhtaç bir varlıktır. O nasıl bir çevrede yetişirse, ona göre bir eğitim alır ve yönlendirilir.
Aile, okul, arkadaş ve medya insanı özellikle gençleri yönlendiren çevrelerdir.
İnsanlar her zaman çevresinde iyi örnekler görmeye, bunlara teşvik edilmeye, kötü örneklerden ise uzak tutulup korunmaya muhtaçtır. Etrafından ne kadar güzel mesajlar alırsa, kişiliği o kadar müsbet olarak gelişir.
Sokak çocuklarının tamamının sokak çocuğu olmasının sebebi sevgisizlik ve ilgisizliktir. Suç işleyen çocuklar bundan mahrum oldukları için suç işliyorlar.
Kötü insanlara özenerek onlar gibi olma hevesi insanlara her kötülüğü çok kolay bir şekilde yaptırır. Kötü arkadaş tuzağına düşen zararlı ve tehlikeli şeylerle tanışır. Onları göre göre gözünde basitleşir ve rahatça yapmaya başlar.
Çirkeflere bulaşan kişinin ondan kurtulması artık çok zordur. Elini verse, kolunu kurtaramaz.

EN DEĞERLİ VE EN KÖTÜ ŞEY
İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir.
Çok meşhur atasözüdür: “Arkadaşını bana söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.” Bu atasözü bizlere arkadaşın önemini ne güzel anlatıyor.
Dünyanın en değerli şeyi güzel arkadaştır. En felâket olan şeyi de kötü arkadaştır.
Kötü arkadaş yılandan daha tehlikelidir. Yılan sokarsa, insanı birkaç gün sancılar içinde kıvrandırır. Çok zehirli ise öldürür. İkisi de dünya hayatı ile ilgilidir. Biz zaten ölmek için dünyaya gönderilmişiz.
Kötü arkadaş insanı hem dünyada hem de ahirette büyük felâketlere, sıkıntılara ve acı çekmeye sevk eder.
İnsanları kötü arkadaşlarla beraber kılan şeyler, yalnızlık, cehalet, kötü örneklerdir. Kendimizi ve bilhassa çocuklarımızı bu “mikrop”lardan korumaya çalışmalıyız. Tehlike çok büyüktür.
Arkadaş seçerken dikkat edeceğimiz şeyler şunlardır:
1- Akıllı olmalıdır. Aptal dost sana iyilik yapacağı yerde kötülük yapar.
Rivâyet olunur ki, bir adam, bir ayıyla arkadaş olur, beraber gezerler. Adam ayı kadar güçlü olmadığı için yorulur. Bir suyun başına gelirler. Adam ayıya işaretle biraz uyuması gerektiğini anlatır. Ayı da hareketleriyle anladığını belli eder... Adam uzanır ve uyur, ayı da başında bekler. Bir sinek adamın kafasına konar, ayı, arkadaşı rahat uyusun diye sineği kovar, sinek uçar tekrar eski yerine döner. Ayının kafası kızar, iyisi mi ben bu sineği öldüreyim, bu arkadaşımı rahat uyutmayacak diyerek koca bir taş alır, arkadaşının başındaki sineğe fırlatır, sineği öldüreceğine arkadaşının beynini parçalar. Aptal dostun yapacağı budur.
2. Dindar olmalıdır. Dînî vecibelerini yerine getirmeyen, haramlardan sakınmayan en büyük kötülüğü kendine yapar. Kendine kötülük yapanın başkalarına ne yararı olur?
3. Güzel ahlâk sahibi olmalıdır. Güzel ahlâk, kıyâmet günü amellerin tartıldığı terazinin hayır kefesinde en çok ağırlığı olan şeydir. Güzel huya sahip olabilmek için, güzel huylularla beraber olmalıdır. Hiç kimse insana arkadaşı kadar tesir edemez. Ne annesi, ne babası, ne de hocası.

BÜTÜN KÖTÜLÜKLERİN BAŞI!
4. Dünyaya aşırı derecede düşkün olmamalıdır. Böyle insanlar menfaatleri uğruna her an insanı satabilirler. Onlara güven olmaz. Dünyaya olan düşkünlük asrımızda had safhaya ulaşmıştır. İnsanların artık gayesi haline gelmiş, onu elde edebilmekten başka bir şey düşünmezler. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
“Dünya sevgisi bütün kötülüklerin başıdır.”
Kibir, ucub, haset hep bu sevginin meyvesidir. Dahası var; yalan, aldatma, haksız mal elde etme, zulüm, insanları hakir görme gibi çirkinlikler hepsi dünya sevgisinden meydana gelir. Dünya sevgisi ile Allah sevgisi birbirinin zıddıdır, aynı kalpte birleşmezler.

11/11/2009 | Kategori: ISLAM | Yorum (yok) Yorum yaz! |

Gel Ey Muhammed Bahadır!

Image Hosted by ImageShack.us
T. Ziya ERGUNEL

Batılılaşma sevdasıyla evimizi ocağımızı terk edeli, medeniyet dilimizi, dolayısıyla sembollerimizi yitirdik. Mahremiyetimizi kaybettikçe mahrumiyetimiz arttı. Hakikatimize yönelmeye ve eve dönüşümüze vesile olur ümidiyle, unuttuğumuz sembolleri fırsat buldukça bu sayfalarda hatırlatmaya çalışalım istiyoruz.

Merhum Arif Nihat Asya, o çok sevilen Naat’inin bir mısraında Alemlerin Efendisi’ne böyle sesleniyor: “Gel ey Muhammed bahardır..”

Şiirin tamamını okumasanız da bu yalın çağrının gerisindeki sevgi ve özlemin, Rasulullah s.a.v.’e mülaki olma arzusunun şiddetini hissedebiliyorsunuz.

Dikkatliyseniz eğer, bir şeyi daha fark ediyorsunuz bu mısrada: “Bahardır” ifadesi Fahr-ı Kâinat Efendimiz s.a.v.’i davete gerekçe yapılmış. Bahar mevsimiyle ilgili bilgi ve çağrışımlarınızdan hareketle, bunun niye böyle yapıldığı konusunda fikir yürütebilirsiniz. Ama eski şiir kültürümüzde “bahar”la “İslâm”ın, özellikle de Asr-ı Saadet’in kastedildiğini bilmiyorsanız, bu yorumlarınız zahiri anlamaya yetecektir ancak.

Biz biliriz ki bütün varlık aleminin bir zahiri, bir de bâtını vardır. Aslolan, hakikat olan “bâtın”dır ve tabiatı gereği saklı, örtülü, mahrem bir alandır. Buna rağmen bâtına zahirden yol bulunarak ama zahirde kalmadan ulaşılabilir. İslâm medeniyetinde, her alanda olduğu gibi sözün en hâlisi, en süzülmüşü olan şiirde de “bâtındaki hakikatin zahirdeki mecaz ile örtülmesi” kanununa riayet edilmiştir.

Bu yüzden şiirlerde kendi içinde anlam bütünlüğü olan en küçük bölüme “beyit” denir. Beyit “ev” demektir. Nasıl bir evin hakikatini, içine girmeden, sadece dıştan bakarak anlayamazsanız, bizim şiirimizi de çoğu zaman zahirî görüntüsüyle kavrayamazsınız.

Fakat evin mahremi değilseniz o eve giremezsiniz. Hakikate vakıf olmak istiyorsanız, evin, yani sözün, şiirin, beytin mahremi olmanız, bunun için de zahirdeki sözlerin birer sembol olarak nereye kapı açtığını bilmeniz gerekir.

Batılılaşma sevdasıyla evimizi ocağımızı terk edeli, medeniyet dilimizi, dolayısıyla sembollerimizi yitirdik. Mahremiyetimizi kaybettikçe mahrumiyetimiz arttı. Hakikatimize yönelmeye ve eve dönüşümüze vesile olur ümidiyle, unuttuğumuz sembolleri fırsat buldukça bu sayfalarda hatırlatmaya çalışalım istiyoruz. Bunu sadece şiirle ilgili bir gayret, bir fantezi gibi görmemek lâzım.

Sembolleri çözerek bir sözün hakikatine varmak, hak etme duygusunun hazzını ve ayrıcalığını tattırır insana. Daha önemlisi, dünya imtihanımızı “mecazdan hakikate geçebilme” gayreti olarak da tanımlayabileceğimizi hesaba katarak, bu tür çalışmaları bir imtihan temrini, bize mahsus bir akletme ve düşünme tarzı gibi değerlendirebiliriz.

Evet, “bahar” bir “mazmun”dur; “içine, bâtınına başka anlam gizlenmiş söz” yani. Peygamberimiz s.a.v. ile birlikte anıldığı zaman “İslâmiyet”e, veya “Asr-ı Saadet”e işaret eder. Eskiler okuyucuya böylece bahar-İslâm münasebetini kurdurarak dinimizin birçok özelliğini tek kelimeyle anlatma imkanı bulur. Zira bahar, tabiatın yeniden hayat bulduğu bir mevsimdir. İslâm da daha önceki peygamberlerin yolundan saparak şirk ve küfür batağında helâk olmaya yüz tutmuş insanları yeniden canlandıran, onların kalbini gerçek anlamda diri kılan bir din. Bahar âsâr-ı rahmettir. İslâm da Rahman ve Rahim olan Allah’ın insanlara rahmetinin eseri, en büyük nimeti...

Bahar, hoşa giden, insana huzur ve mutluluk veren güzelliklerin sergilendiği bir mevsimdir. İslâm da getirdiği iman esaslarıyla müminlerin gönlünü huzur ve sükunetle dolduran bir din. Eskiler “itidal” kelimesini “gece ile gündüzün eşitliği” anlamına da kullanıyordu. Bahar, bu anlamda itidal mevsimidir. İslâm da, dünya-âhiret dengesini bir diğerinin aleyhine bozarak sapkınlığa yol açan Yahudilik ve Hıristiyanlığın aksine, ilâhi ölçüleri hassasiyetle gözeten bir “din-i adl”, yani itidal dini. Baharda da İslâm’da da çağlayıp akan sular gibi feyz ve bereket vardır.

Bunu böyle devam ettirmek mümkün. Fakat maksat sadece “bahar”ın “İslâm” olduğunu ima etmekten, bu bağlantıları kurdurmaktan ibaret değil. Böylece asıl şu anlatılmak isteniyor:

Siz eğer Rasulullah s.a.v.’den manen feyz almak, O’nu dünyanıza dahil etmek, O’nunla mülaki olmak istiyorsanız, hayatınızı “bahar” kılacak, yani İslâm’ı bütün ahkâmı ile yaşayacaksınız. İslâm’ı Asr-ı Saadet’teki gibi hakkıyla yaşamadıkça Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’in ruhaniyetinden istimdat ve istifade edemezsiniz. “Gül”ün Hz. Peygamber s.a.v.’in sembolü olduğu malum. Bahar olmadan, bahar gelmeden, hayatınıza İslâm’ı yani baharı getirmeden “gül”ü çağırmanız, “gül”ü temaşa iştiyakınız beyhudedir.

Eskiler böyle düşündüğü, böyle inandığı için, İslâm’ı bütün icaplarıyla hayatlarına tatbik ederek Rasul-i Ekrem s.a.v.’i yanıbaşlarında hissedebiliyorlardı. Eskiler bu hakikati bildiği için, sevgi ve özlemlerini senenin sadece belli bir haftasında hatırlayarak, hem zemheriye razı olup, hem gülü arzulamak gibi bir samimiyetsizliğe tevessül etmiyorlardı.

İslâm’la hayatlarının her demini bahar gibi bereketli ve feyizli kılanlar, tahiyyattaki “es-selâmü aleyke eyyühe’n-Nebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtuh” selamının hazırdaki muhataba verildiğini bilenlerdir. Ve onlar günde beş vakit bu selama mukabeleyi kalplerinin ta derinliklerinde duyabilenlerdir.

Biz hayatımızı “bahar” kılalım yeter ki. “Gül” açacaktır.
KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ''

Hz.MUHAMMED
(S.A.V.)

20/10/2009 | Kategori: makale | Yorum (yok) Yorum yaz! |

kötülüğe iyiye döner..


Nurullah TOPRAK

İnsanın kendisine yapacağı en büyük kötülük, bir günah işledikten sonra: “Eyvah, helâk oldum! Allah beni affetmeyecek.” deyip, tevbe ve istiğfarı terketmesidir.
Allahu Tealâ, kötülük yapanlara ve haram işleyenlere “zalim” demiştir. Ancak, aynı sıfatı yaptığı kötülüklere tevbe etmeyenler için de kullanmıştır. (Hucurat/11). Halbuki, işlenen kusurlar, zamanında farkedilir, terkedilir ve tedbiri alınırsa hayra dönüşür ve kulun Allah’a yaklaşmasını temin eder. Tıpkı şeytanın, kulları Allah’tan uzaklaştırmak için çırpınması, fakat aynı zamanda ondan Allah’a sığınanlar için bir zikir ve taat sebebi olması gibi.
Anlaşılıyor ki, önemli olan işlerin sonucudur. Nice hayırlı gözüken iş, sahibini helâk ederken, nice kötü gözüken işler de iyi sonuç verebilir. Tevbe ile tavazu ve taata vesile olan kötülükler, cehalet ve kötü niyet yüzünden nefsi azdıran ve kibri artıran hayırlardan daha hayırlı sonuç verir. Bütün mesele, kulun acizliğini ve Yüce Rabbine ne kadar muhtaç olduğunu anlayıp, var gücüyle O’na yönelmesidir. Bu irfan ve yöneliş ne ile hasıl oluyorsa, o güzel bir sonuçtur.
Günaha düştükten sonra tevbeye koşanlar için bakın ne müjdeler var:
“Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a tevbe ediniz. Böyle yaparsanız, Rabbiniz günahlarınızı örter ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlerine koyar.” (Tahrim/8)
“Allah, ancak tevbe ve iman edip salih amel işleyenlerin kötülüklerini iyiliğe çevirir. Allah çok affedici ve çok acıyandır.” (Furkan, 70)
Birinci ayette Allahu Tealâ güzelce tevbe eden kullarını affedeceğini vaadetmiştir. İkinci ayette ise, affedilen günahların iyiliğe çevrileceğini müjdelemiştir.
Bu ayet-i kerimelerin bildirdiği üzere kötülüklerin iyiliğe çevrilmesi üç şarta bağlanmıştır: Tevbe, iman ve güzel amel.
Birinci şart olan tevbe, işin temelidir. Samimi tevbe kulu Allah’ın dostu eder. “Allah çokça tevbe edenleri sever.” (Bakara/222) ayeti, bütün kusur içindeki kulların kalbine seslenir. Rasulullah (A.S.) Efendimiz de, “Bütün insanlar hata eder. Hata edenlerin en hayırlısı ise, çokça tevbe edenlerdir.” (Tirmizi, Ahmed) sözleriyle, tevbenin insanı hayırlı bir hale getireceğini müjdeler.
Hiç kusur işlemeyen kul yoktur. Ve aslında, ‘bende hiç kusur yoktur’ demek, en büyük kusurdur. Çünkü hiç kusuru olmayan ve bütün noksan sıfatlardan uzak olan sadece Allahu Tealâ’dır. Cenab-ı Hakk’ın istediği, kulların dua, tevbe ve istiğfarla kendisine yönelmeleri ve güvenmeleridir. Şu hadisteki hikmeti iyi düşünmek gerekir: “Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi yok eder, günah işlediğinde hemen istiğfar eden ve kendilerini affettiren insanlar getirirdi.” (Müslim, Tirmizî, Ahmed)
Bu hadis-i şerif şunu söylüyor: Cenab-ı Hakk’ın rahman, rahim, gaffar, settar, tevvab gibi yüce sıfatları vardır. O, bu sıfatları ile tecelli edip yüceliğini ve kullarına merhametini göstermeyi murad etmektedir. Bunun için de kusur işlediğinde bunu anlayıp haline ağlayacak kul gerekir. Aciz kula düşen, kusurunu anlayıp Rabbine koşmak; o yüce Rabbe layık olan ise bağışlamaktır. Böylece, kulların ihtiyacı karşında, Mevlâ’nın ihsanı görülmüş olacaktır.
Israr edilen günahların içinde küfre giden bir yol vardır. Ancak, terkedilen günahların sonunda da, insanın Yaratıcısına karşı imanını, ilim ve muhabbetini artıracak pek çok yol bulunur.
Günahın peşinden yapılan her istiğfar bir zikirdir. Her zikir bir ilmin ve fikrin meyvesidir. Eski kusurların yerine atılan her yeni hayırlı adım, Allah’a bir yakınlık sebebidir. Günahlar hatırlandıkça kalbin hüzünlenmesi, gönlün yanması, boynun bükülmesi ve gözyaşı O’nun engin rahmetine ulaştıran birer ibadettir.
Kötülüklerin iyiliğe çevrilmesinin bir şekli de, insanın bozuk fıtrat ve kötü amelinin değişmesidir. Güzel bir şekilde Allah’a tevbe eden kulun kötü ahlâkı iyiye döner; kalbi temizlenir, ruhu saflaşır, nefsinin kötü arzuları gider. Hatta tevbe ile kâfir mümin olur, Allah’ın dostluğu ile şereflenir. Fasık ise edeb ve haya ile süslenir, gafil zikretmeye yönelir.
Ahlâk ve fıtratın değişmesi çok zor olduğu söylenebilir. Fakat Allahu Tealâ’nın desteği ile kul güzel bir tevbe edince, sağlam bir irade ve istekle ahlâkını değiştirebilir. “Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar, Allah onların durumunu değiştirmez.” (Rad/11) ayeti, fıtrat ve ahlâkın istenirse değişebileceğine işaret eder.
Pişmanlıkla günahlarına tevbe edip, acziyetle Rabbine yönelen kul, hesap gününde kötü amellerinin cezasını beklerken onların silinip yerine iyilik yazıldığını görünce öyle bir sevinir ki, tarifi imkansızdır. Bu durumu Hz. Peygamber (A.S.) Efendimiz şöyle anlatırlar:
“Ben cehennemden en son çıkıp cennete en son giren kulu tanıyorum. Bu kul huzura getirilir. Allahu Tealâ meleklerine:
‘Bunun büyük günahlarını kenarda tutun, küçük günahlarını kendisine gösterin.’ diye emreder.
Melekler de onun büyük günahlarını kendisine göstermezler, küçük günahlar ortaya konur ve:
‘Sen şunları şunları yapmadın mı?’ diye hesap sorulur. Kul hepsini itiraf eder ve:
‘Evet ben bunları yapmıştım’ der. Bu arada büyük günahlarının önüne çıkmasından korkar. O sıkıntı içindeyken kendisine:
‘Her bir günahının yerine sana bir iyilik yazılacaktır’ denir. Bu durumu gören kul:
“Ya Rabbi! Ben birtakım günahlar daha işlemiştim, onları burada göremiyorum’ der.”
Hadisi nakleden sahabi diyor ki:
“Efendimiz, kulun bu sözünü naklettikten sonra öyle bir tebessüm buyurdular ki, saadetli ağzındaki azı dişleri göründü. (Müslim, Ahmed)
Demek ki kul, kusurunu bilip samimi olarak Yüce Allah’a dönse, boynunu bükse ve: “Ya Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan ben pişmanım. Keşke yapmasaydım. İnşaallah bir daha ben yapmayacağım” dese, bu yakarış ve edeble Allah’ın kapısında bekleyiş hiç boşa gidebilir mi?
Keşke Rabbime karşı şu kusuru işlemeseydim diye pişman olan kulu Allahu Tealâ öyle bir sever ki, şeytan: “Keşke şuna bu kusuru yaptırmasaydım” diye pişman olur.
Ve son olarak, tevbe eden günahkâr bir kuluna bu kadar cömert davranan ve onu sevip rahmetine boğan Kerim Mevlâmız, acaba ömrünü kendisine itaat ve ibadet içinde geçiren, haramı aklına bile getirmeyen dostlarına, kim bilir ne ikramlarda bulunur?

14/10/2009 | Kategori: ISLAM | Yorum (yok) Yorum yaz! |

Güzel huyluya, her şey güzel davranır

Kadir Gecesi

Güzel huyluya, her şey güzel davranır
24.05.2009

Her Müslümanın, maddi, manevi alanda çalışması, din bilgilerini iyi öğrenmesi, haramlardan sakınması, Allahü teâlâya ve Onun kullarına karşı olan vazifelerini, borçlarını yerine getirmesi lazımdır. İslam’ın güzel ahlakı ile bezenmeli, kimseye zarar vermemeli, fitne çıkarmamalıdır. Dinimiz, böyle olmamızı emrediyor. Peygamber efendimiz; (Müslüman demek, Müslümanlara eli ile, dili ile zarar vermeyen kimse demektir) buyurmuştur.

Müslümanın başta gelen vazifesi, nefsine, şeytana uymamak, kötü arkadaşlara, azgın, asi kimselere aldanmamak, günah işlemekten sakınmaktır. Allahü teâlâ kullarına üç vazife vermiştir:

Birincisi, kişinin şahsi vazifeleridir. Her Müslüman, kendini iyi yetiştirecek, sıhhatli, edebli, iyi huylu olacak, ibadetlerini yapacak, ilim ve güzel ahlak öğrenecek, helal lokma kazanmak için çalışacaktır.

İkinci vazifesi, aile içindeki vazifeleridir. Hanımına, ana-babasına, çocuklarına, kardeşlerine olan haklarını yerine getirecektir.

Üçüncü vazifesi ise, cemiyet, toplum içindeki vazifeleridir. Komşularına, hocalarına, talebesine, ailesine, emrinde olanlara, bütün vatandaşlara, dini ve milleti başka olanlara karşı vazifeleridir.

Müslümanın, herkese iyilik etmesi, eli ve dili ile kimseyi incitmemesi, kimseye zarar vermemesi, hıyanet etmemesi, herkese faydalı olması, herkesin hakkını yerine getirmesi kısaca güzel ahlak sahibi olması lazımdır. Peygamber efendimiz; (Allahü teâlânın ahlakı ile huylanınız!) buyurmuştur.

Allahü teâlânın sıfatlarından biri Settardır yani günahları örtücüdür. Müslümanın da din kardeşinin ayıbını, kusurunu örtmesi lazımdır. Allahü teâlâ, kullarının günahlarını affedicidir. Müslümanlar da, birbirlerinin kusurlarını affetmelidir. Allahü teâlânın lütfu, ihsanı boldur ve merhameti çoktur.

Müslümanın da, cömert ve merhametli olması lazımdır. Her Müslümanın bunları öğrenmesi ve bunlar gibi ahlaklanması lazımdır. Böylece, dünyada ve ahirette felaketlerden kurtulmak ve Peygamber efendimizin şefaatine kavuşmak nasib olur.

Resulullah efendimiz şu duayı çok okurdu:
(Allahümme inni es’elüke-ssıhhate vel-afiyete vel-emanete ve hüsnel-hulkı verrıdae bilkaderi birahmetike ya Erhamerrahimin.)

Bunun manası;
(Ya Rabbi! Senden, sıhhat ve afiyet ve emanete hıyanet etmemek ve güzel ahlak ve kaderden razı olmak istiyorum. Ey merhamet sahiplerinin en merhametlisi! Merhametin hakkı için, bunları bana ver!) demektir.

Ebu Ali Farmedi hazretleri anlatır:
“Bir defasında bir yolculuğumuz sırasında bir dağa yaklaşmıştık. Bu sırada önümüze çok büyük bir yılan çıktı. Hepimiz korktuk ve kaçıştık. Ebu Said hazretleri de orada idi. Atından inip o koca yılana yaklaştı. Ben de yanlarında idim. Yılan onun önünde başını yerlere sürerek saygı gösterir gibi hareketler yaptı. Ebu Said hazretleri yılana hitab ederek;

- Zahmet etmişsin dedi. Sonra yılan, dağa doğru uzaklaşıp gitti. Bu hadise üzerine Ebu Said hazretlerine;

- Efendim bu ne haldir, diye sorduk. O da buyurdu ki:

- Ben bir zamanlar bu dağda, birkaç yıl bu yılanla aynı yerde bulundum. Bizim buradan geçmekte olduğumuzu anlayınca gelip dostluğunu tazeledi... Ahdin güzelliği imandandır. Güzel huylu olana karşı her şey güzel huylu olur. Nitekim İbrahim aleyhisselam güzel huylu idi. Ateş de ona güzel huylu oldu. Onu yakmadı.”

Netice olarak her Müslümanın, kötü huylardan kurtulup, güzel huylarla bezenmesi lazımdır. Dinimizde imanın olgunlaşmasının alameti, güzel ahlak sahibi ve insanlara faydalı olmakla ölçülmektedir.

Peygamber efendimizin buyurduğu gibi:
(İmanı kâmil olanınız, ahlakı güzel olanınızdır!)


 
Osman ünlü hoca

13/10/2009 | Kategori: ISLAM | Yorum (yok) Yorum yaz! |

<Önceki Yazilar |